23 Şubat 2026 Pazartesi

Bilmek

 Ve sessizlik çöktü kuytu ormana.

Temas ettiklerimizin hüzünlü vedası, bir süre sonra elbet sona erdi.
Son kişiye el sallayınca alkışlar sustu.

Hoşça kal buselerinin değdiği yerde kurudu izler.
Kaybettiğin yerde bulunamadı eski değerler.
Tatlı verilen sözler, arka odanın sırları,
beyinde dalgalanan sinir kasılmaları ve ardından gelen delirmeler…

Sessizlik çöktü artık.
Ve yerini bir adıma bıraktı.

Adım adım ilerlenecek şimdi,
Yeni ekilen tohumlar arasında yeni merhabalar.
Filizlenecek güven,
yeni buseler,
büyüyecek yeni bir orman.

Ve elbette,
yeni ihanetler ile yeni sevgiler.

Tutulacak sözler,
ödenecek daha büyük bedeller.

Bilmek yaşanacak olanı bir ceza mı?
Sonu yangınla bitecek olsa da büyütmek mi ormanı?
Yoksa ihaneti seçmek mi —
verilen tüm değerlere sırt dönmek?

Adım atmak her noktaya,
nefes vermek her ortama,
temas etmek yeni bedenlere,
göz yummak karanlıkta ve aydınlıkta olacaklara.

Bir tohumun amacı mıdır tüm bunlar?
Yeni bir orman uğruna.

18 Şubat 2026 Çarşamba

Gölge’ye Veda Manifestosu

 Benim için bu bir veda değil.

Zira hasarının izleri üzerimde o kadar derin ki…
Kaşındıkça ayak parmaklarım kasılıyor.
Ve bu bana zevk veriyor.

Sözlerime başlamadan önce kalemi ve birkaç cümlelik boşluğu sana bırakıyorum.
Sana veda için bir tören hazırlamak isterdim.
Zira bunu hak ediyorsun.
Ama ben senin için en kutsal olanı veriyorum:

Kalem ve boş bir sayfa.

Yaşadığın histerik krizler ve panik atak geceleri bir sebebe bağlı olmamasına rağmen, senin çıkardığın anlamsız anlamların vücut bulmuş hali olarak, son kez kalemi bana verdiğin için teşekkür ederim.

Bence bu kadarını hak ediyordum.

Nerede kalmıştık…

Panik atak krizleri.
Geceleri kıçındaki dona kadar terlediğin o geceler.
İnanmadığın Tanrı için sarf ettiğin dualar hâlâ kulaklarımı tırmalıyor.

Beni ortaya çıkarıp üretmek için içtiğin şarapların tadı hâlâ damağımda geziniyor.

Bir kadınla başlayan bu serüvende sonunda bana bağlandın.
Zincirleri bana bağladın…
Ama ay yükselince, aynı zinciri kendi boynuna takmayı da ihmal etmedin.

Kendini benimle eş gördün.

Fakat çevrene beni anlatamayacak kadar sığdı aklın, güneş tepedeyken.

Sen benimle daha zeki ve daha aptaldın.
Daha iyi ve daha kötüydün.
Daha güzel ve daha çirkindin.

Sen benimle her şeydin.

Bu bir veda değil.
Bu, beni bir odaya zincirleme biçimi.
Ağzıma bant yapıştırıp gözlerime mil çekmek.

Bu bir veda değil.

Duvarına çizdiğin tasvirimi de unutma…
Ne kadar çirkin olursa olsun.

İşte…
Bir kalem ve bir kâğıt nasıl nefret kusardı sana, elveda olan dostum.

Seninle öğrendiğim şeyler zekiceydi.
Kötüydü.
Çirkindi.

Diğerlerini bana hiç göstermedin.

Gücünün verdiği kibir beni diğerlerinden uzak bıraktırdı.

Sen haklıydın.

Kötü ve iyi birbirinden ayrılmaz.
Vazgeçilemez.

Ama kötüyle yaşamak için de bir mağaraya ihtiyacımız vardı.

Ve bu dönemde etrafta pek mağara kalmadı…

Elveda olan dostum.

Elveda.

Bahaneler

 Tırmalanan her bir deri parçasının yerini, klonlaşan bir hücre alır; yerine yeni bir deri gelir.

Ama tırmalanan her bir anı parçasının yerini dolduracak yeni bir hayat parçası yoktur.

Yeri dolmaz.
Kaybolur.
Ve kaybedilmiş akıl sağlığının ardından sadece bir boşluk kalır.

Bir sebepler zincirinin meydana getirdiği ağırlaşmış bir zihin çöplüğü…
Artık taşınamayan bir yük.
Biriktikçe çürüyen, çürüdükçe daha da büyüyen bir enkaz.

Bu çöplüğün yan etkileriyle sararmış parmaklar, içine çökmüş gözler, iflas etmiş ciğerler…
Ve türlü bahaneler çetesinin omuzlarına yığdığı, dik durmaya çalışan kambur bir beden.

Kemikleri sayılan bir gövde.
Tırmalanmış duvarlar.
Ucu kırılmış ve üçte ikisi erimiş kalemler.
Islanmış kâğıtlar.
Rutubetli tavan.
Sararmış yorgan.
Kıymıkları kıçını kemiren ahşap tabure.

Üretmemek için türlü bahaneler.

Gururdan söylenememiş bir elveda.
Bahaneler.

Biriken kira borcun için bahaneler…
Kaybettiğin sevdiklerini son bir kez görmemek için bahaneler…
Boş kalan mideni bir yardım eliyle doyurmamak için…

Yırtık perdeni sökmeyip, içeri güneş girmesin diye kartonla kaplayan;
beyaz bedenin zarar görmesin diye kendini karanlıkta saklayan bahaneler.

İçinde bok taşıyan zarif bedenin…
İçini boşaltıp sana beş saniyelik unutuluş veren alışkanlıkların…
Düzleşmiş beynin…

Ve bir sebepler zincirinin meydana getirdiği bütün hayatın için:

Haklı bahaneler.

17 Şubat 2026 Salı

Teslim Bayrağı

 Kafama giren sesler beni bir yolculuğa çıkarıyor. Beklenen bir yolculuk bu. Sadece o seslerin gelişiyle harekete geçen beden için zorlu ama gerekli bir yolculuk. Kabuk parçalandı, öz ortaya çıktı. Geride bırakılanlar artık umursanmıyor. Hangi yön, hangi seçim… Sesler yol gösteriyor.

Bir müzikal şölenin, bir şenliğin ortasında ilerliyor bedenim. Zaman böyle geçmeli; özümüz bunu bekledi bunca zaman. Tutkuyla bekledi. Yeni bir akılla geldi seçimler. Peki her yol denenmeli mi zafere giden yolda?

Doğduğumuz yeri ele geçirdi karanlık. Büyüdüğümüz yeri, ilk aşkı, ilk zaferi ve ilk kaybedişi… Simsiyah olanlar yok etti her şeyi. Ne acıdan bilgelik kaldı, ne zaferden sarhoşluk, ne de sevgiden elde tutulur bir iz. İzledin sen bu yok oluşları. Ne bir eylem karşılık verdi sonuca ne de kendini yenileme çabası. Özün sadece rolünü oynadı; gerçekler bir sahnede tüm çıplaklığıyla sergilendi. Onlar oynadı, sen oynadın rolünü.

O hâlde neden karanlığa teslim olmakta direnir kimliğin?

Karmaşanın merkezinde teslim bayrakları sallanıyor pencerenin dışında. Her yer, karanlığın içinde bembeyaz. Merkezde ise gözler izliyor seni; hedefini, kararını, teslimini bekliyorlar. Neden oyuna devam etmiyorsun? Çürümüşsün işte, neden o pis ağızdan, o kalabalığın içinden çekilmiyorsun?

Direniyorsun, çünkü mağlubiyeti kabullendin. Biliyorsun değişmeyecek; o pislik akan kaldırımın, logarlarla süslenmiş, seni büyüten mahallenin geleceği. Biliyorsun, batan güneşin hizası değişmeyecek. Direniyorsun, çünkü senden olmayan en küçük kum tanesini bile değiştirmekten vazgeçtin. Yeşermeyen çiçeği, karanlık odasını dönüştürmeyeceksin.

Kabullendin: Direncin bir mağlubiyet gibi görünüyor. Sana böyle öğretildi. Rüyalarına birkaç kod işlendi.

Ama bayrağı çekmedin.

16 Şubat 2026 Pazartesi

Bir Sarhoş Anekdotu

 Seçimlerim, hiçliğin ötesinden gelen bir bilinmezlik evreninde sağda ve solda.

Karardan önce bir aptallık yerleştirilmiş Tanrı tarafından ruhuma…

ya da mantığımın kurguyla yanlış olanlarına.


Seçimlerim sürekli aptalca; sağımda, solumda veya…?

Karşımdaki insanlık aptalca.

Yukarıdan gelen emirler aptalca.

Yeni dünya aptalca.


“Süphesizdir ki onun beni yaratırken verdiği karar aptalca.”


Reenkarnasyonum bin yıl öncesine dayanıyor olmalı ki bedenim yeni dünyada uyum sağlayamıyor.

“Akıllıların” sözlerine uyum sağlayamıyor aptal beynim.


Direnç edinememiş aklım kışkırtıcı sözlere…

Bedenim yeni dünyanın virüslerine bağışıklık sağlasa da.


Ben hâlâ aynıyım:

sağa sola savrulan bir seçim yığını,

kendi aptallığıyla boğuşan bir varlık.


Ve belki de en komiği şu:

Bütün bunların ortasında,

hala “doğru bir karar” varmış gibi davranıyorum.